9/11/2009 · Kategori: Soylesi
1946’da Gaziantep’in Oğuzeli ilçesinde dünyaya gelen, ilkokulu aynı ilçede, ortaokulu Ceyhan’da, liseyi Urfa’da bitirir şair. Yüksek öğrenimini Ankara’da Gazetecilik Yüksek Okulu’nda yapar.
Memuriyet yaşamına Devlet İstatistik Enstitüsü’nde 1966’da başlar. Milli Eğitim Bakanlığı’nda memur ve şube müdür yardımcısı olarak görevine devam eder. 1974’te TRT Haber Merkezi’ne geçer. Ankara ve Diyarbakır’da çalışır. 1977 Eylül’ünden itibaren görevine İzmir’de devam eder.
TRT-2 kanalında Kitap Köşesi adlı izlenceyi hazırlar. Emekli olur ve halen İzmir’de yaşamaya devam eder. Evli ve iki çocuk babası olan Oğuz Tümbaş hakkında diğer bilmek istediklerinize gelince söyleşide bulacaksınız…
Kuş Övgüsü
.
.
.
Merhaba çocukluğumun
“Hacı leylekleri”
Sıcaklığımın göçmen dostları
Kırlangıçlar merhaba
Üveyikler
Keklikler
Güzeller övgüsü sülünler
Çileci kumrular
Merhaba doğanın tüm şirinleri
Bunca hinliğinize karşın
Ne çok sevecensiniz
.
.
.
Şiire 1962 de ağabeyinizin çıkarmış olduğu “Ah Bu Kızlar” isimli şiir kitabına kıskanmanızla birlikte başladığınızı söylüyorsunuz. Şiir sizin için o zamanlar bir özenti gibi gözükse de öyle olmadığını elbette biliyoruz. Ben hikâyesini biliyorum ama sizi yeni tanıyan dostlar için bu süreci biraz anlatır mısınız? Şiir aşkı nasıl başladı ve nasıl devam etti?
Evet; ağabeyim Yaşar Tümbaş’ın yayımladığı ilk ve tek şiir kitabı Ah Bu Kızlar , şiir yaşamımda bir milat sayılır. Elbette ilk başlarda özenme, öykünmeydi, kıskançlıktı. Ne ki daha sonraları şiir “hayatıma dahil” oldu. İlk yazdığım şiirler aşkla başlasa da arada toplumsal içerikli şiirlere de imza atıyordum. Hatta sağ düşüncede yer alan Hisar Dergisi Türkiye Liselerarası şiir Yarışması açtığında, ben de Urfa Lisesi’nden toplumsal içerikli şiirimle katılmış ve derece almıştım. Hem yerel gazetelerde, hem sanat dergilerinde şiirlerim, yazılarım çıktıkça, bana daha bir güven geldi.
Neredeyse 50 yıla yakın süredir bu aşk sürüyor. Şiir aşkı bir geldi, pir girdi içime! Bundan hiç de pişman değilim.
Bellek Pazarı
.
.
.
.
Söz uçar gökte sözlenir
Us ekinde gür
Dil şiirde usta
Yazıda izi başka sözcüklerin
Palazlanır yaşam
Bellek pazarında.
Ünlem mi korkutur
Son bir kalem imi
Yalın nokta mı
İşlev defterinde?
Cümle âlem bilir derdini
Kara kalemin.
Ünlü de gerekli
Ünsüze inat
Heceler yerine oturmalı
Güzel olmalı çocukların adı
“çünkü sözcük civadır
kolay oturmaz yerine.”
O zamanlar dergiler tabi ki revaçta. Edebiyat üzerine tüm ürünler dergilerden takip ediliyor. ( Şimdi internetten her şeye ulaşmak mümkün. ) Dergilerde şiirleriniz yayınlandığında ne hissettiniz. Siz de bir dönem Çele ve Meltem Dergisi’ni çıkarmıştınız, bazı dergilerde yayın kurulunda görev almıştınız. Ve o zamandan bu zamana dergiler hakkında neler söyleyeceksiniz?
O yıllarda edebiyat dergilerinden nitelikli ürünleri izliyorduk. Bilgisayar yok bilgisunar (internet) yok. Kimi dergiler örnek sayı gönderirlerdi postayla, kimisine de abone oluyordum. 1965 yılında ilk şiirim İstanbul’da yayınlanan Sanat Dünyası adlı dergide çıktı. Daha sonra Ankara’da Çele, Defne , Sivas’ta Su dergilerinde art arda şiirlerim çıkınca, yazma eylemim yoğunlaştı.
21 yaşımda Çele Dergisi’nin Yazı İşleri Müdürü (!) olduğumda zevkten dört köşeydim. 1967 Kasım’ında Meltem ’ i kurduk 4 arkadaşla birlikte. 15 aylık bir serüvendi; ama kendini kabul ettiren bir dergiydi. Dergicilikle uğraşmayı da çok sevdim. Daha sonraki yıllarda Ankara’da Evrim dergisinin yazı kurulunda yer aldım 1970 başlarında. Sonra araya giren bir suskunluk dönemi oldu. 1992’de yeniden yazmaya başladım. 2003 yılında İzmir’de ÜNLEM dergisi’nin kuruluşunda ve yazı kurulunda görev aldım. Yakın zamanlarda gene İzmir’de yayımlanan Alaz Dergisinin Yazı Kurulunda bulundum, editörlüğünü yaptım.
O yıllardan bu yana edebiyat dergilerinde görsel olarak büyük gelişmeler yaşanıyor. Sayıları da artıyor. Taşradan da güzel sesler geliyor son yıllarda. Gene de aklım eski dergilerde, gözüm onları arıyor. O dergileri çıkaran ustaları, yazanları… Varlık, Yeditepe, Yeni Dergi, Papirüs, Oluşum, Güney, Hisar, Ilgaz, Yelken, Alan 67, Yeni Gerçek, Yansıma, Halkın Dostları… Unutmak olası mı bu dergileri? Hâlâ özlediğim, aradığım dergiler var içlerinde.
Yürek Söylencesi
Kiminde tekmil duygu
Kiminde kan kırmızı zulüm
Ya gül kokulu bahardır
Ya da nar gibi hüzün
Yürektir bu yiğidim!
.
.
.
Şimdiye kadar üç şiir kitabı çıkardınız. Şiire başladığınız tarih ile ilk kitabı çıkardığınız tarihe bakarsak çok uzun bir süre geçmiş. Fakat şimdi öyle değil; şiire yeni başlayan ve bir kitap çıkartacak kadar şiire sahip herkes bir yıl sonrasında kitabı ile dolaşmaya başlıyor. Nasıl bir değerlendirme yaparsınız?
Şiir kitabı çıkarmayı başlarda hiç düşünmedim. Dergi çıkardığımız yıllarda da kendimi yeterli bulmadım, şiirimin daha olgunlaşması, gelişmesi gerektiğini düşündüm. Kimi zaman görüştüğüm şiir heveslisi genç arkadaşlar hemen kitap çıkarma sevdasına kapılıyorlar. Belki birileri de kışkırtıyor onları. Nasıl olsa parayı verdin mi kitap bastırmak zor değil, anlayışındalar. Dergilerde görünmeden, olgunlaşmadan özeleştiri yapmadan, eleştirilere açık olmadan şiir kitabı çıkarmak çok yanlış. Daha sonra belki farkına varıyorlar, bu işin doğrusunun böyle olmadığını anlıyorlar; ama geç kalıyorlar. Kimisi de bir iki, gene aynı yanlışa devam. Bu şiirimiz adına da üzücü bir durum. Kitabı çıkan dediğiniz gibi şairim diye şişinerek ortalıkta dolaşıyor.
En çok kimleri okumayı seversiniz?
Şiir bağlamında soruyor olmalısınız. Sayıları az değil. Ahmet Haşim’i hep önemsemişimdir. Nazım, Attila İlhan, Ahmet Arif, Cahit Sıtkı, Orhan Veli, Melih Cevdet, Can Yücel, Edip Cansever, Cemal Süreya… Günümüz şiirinde sevdiğim adlar arasında Haydar Ergülen, Sina Akyol, Abdülkadir Budak, Zeynep Uzunbay, Ahmet Günbaş… var.
“Domates Kısmısı”
Sina Akyol’a. Dostuma.
Domates olduysa etli ve dudaklı
Yaz rengini buldu demektir.
Biber dengini
Soğanı ve kır yumurtalarını
Çubuk şarabını çabuk aç
Menemen’de dur!
Tarih eskidir. Zaman Ankara;
Gecenin yeşil ağladığı saattir,
Öfkenin hız kazandığı günler.
Kırılganlığın ve hüznün yazıldığı
“Birlikte yitirdiğimiz
Zalim ve sabırsız günler.”
.
.
.
Müzik şiirin kardeşidir, olmazsa olmazlarımızdandır. Kimleri dinlemeyi seversiniz?
Bana yakın duran, gönlümü hoş kılan, tat veren, doğru yapılmış her müzik yapıtına saygıyla, sevgiyle yaklaşırım. Şiirin en yakınıdır müzik; belirttiğiniz gibi olmazsa olmazı bir bakıma. Klasik müzikten, halk müziğinden, Türk Sanat müziğinden beni hoşnut kılan çok sanatçılar ve yapıtlar var.
Normal bir gününüzü nasıl değerlendiriyorsunuz?
Emekli olduktan sonra günler gene yoğun geçiyor. Bilgisayar’la dostuz. Kararlı, dengeli biçimde bilgisayarın başında oluyorum; bilgisunar’dan e-postalarıma bakıyorum. Dosyalarıma bir göz atarım, nadasa yatırdığım şiirlerimi gözden geçiririm. Etkinlikler olduğunda da katılmaya çalışırım. Yürürüm, müzik dinlerim. Okunmayı bekleyen birikmiş çok sayıda kitap var, onları okumaya çalışırım. Gün dediğin ne ki, çok hızlı geçiyor.
Bir Günü Gül İçinde
Gün soluklu koşudur
Gün kapalı kutudur
Yaşar kendini içinde
Açılır dost gönüllere
Açılır sevdalara
Bir utangaç ceylan
Koşar güzelliğini
Ufuklara
Uyanır hafif uykusundan
Uyumlu serçe
Açar yeni şarkılara
Bütünleşir beğenilerle
Düşünürüm
Bir günü gül içinde.
.
.
.
Siz İzmir’de yaşıyorsunuz. Vazgeçemediğiniz mekânlar var mı?
Dünya şairi Homeros’un doğduğu, şiirler yazdığı İyon kenti İzmir’de geçmişin dokusunu aramıyor değilim. Her geçen gün betonlaşıyor İzmir. Arada bir Asansör terasında oturmak, varyantın tepelerinden ya da Kadifekale’den İzmir Körfez’ini izlemek, Agora’da kalıntılar arasında dolaşıp şiirler yazmak, Konak’tan, Alsancak’tan Karşıyaka’ya vapurla yolculuk yapmak, imbatın soluğunu duyumsamak, Alsancak’ta eski rum evlerinin bulunduğu alandaki birahanelerde, meyhanelerde, çay hanelerde dostlarla buluşup söyleşmek, bira içmek, çay yudumlamak, kahve höpürdetmek…Sade, duru, bulabildiğim doğal ortamlarda düşünmek, yaşamı kucaklamak da mutlu kılıyor beni.
Atina Günlüğü
.
.
.
Güneşi aldım sırtıma
İzmir’dekine özdeş
Yönlendim Akropol’e
Tanış taşlarda usul usul
Efesin kuşlarıyla
Kadifekale’den eser
Bir kokulu karanfil
Bu cumbalı gölgeler
Sanki Alsancak’tan siner
Sorma aklımı
Ya Güzelyalı’dadır
Ya Karşıyaka’da
Uzak bir Atina günündeyim
Gönlünü hoş tut.
Sevgilim
Bil ki Ege’deyim
.
.
.
Melih Cevdet Anday “şiir, üzerinde çok fazla konuşmayı kaldırmayan bir sanat dalıdır” der. Siz bunu gayet iyi başaran bir şairsiniz. İlk kitaptan son kitaba doğru ilerledikçe dildeki sadelik, akıcılık, kendine özgü kelimeler, Türkçe’ye hakimiyet ve düzgün kullanım hiç değişmemiş… Bu şair için çok önemlidir. Şiiriniz ciddi bir çalışma gerektiriyor. Şairler arasında böyle bir tartışma söz konusu son zamanlarda. Şiir çalışılır mı? Çalışılmaz mı? Siz hangi taraftasınız…
Ben şiirde sadeliği, duru anlatımı, akıcılığı seviyorum. Ezginin tınılarını dizelerime yansıtmaya çalışıyorum. Kimi şiirlerime yerel sözcükler de giriyor. Arı, duru bir Türkçe’yle yazmağa çalışıyorum. Başarılı olursam bundan ancak gönenirim. Şair çalışmalıdır elbette. Şiir çalışıldıkça, olgunlaşır. İçine doğduğu, aklına geldiği gibi sunamazsın okura. Üzerinde ciddi biçimde çalışmak zorundasınız. Çalışılmamış bir şiir hep eksik, yetersiz kalır bana göre.
Peki sizin şiirinizi besleyen unsurlar nelerdir?
Önce insan elbette. Şiir insansız olmaz; sevgisi, sevdası, yalnızlığı, umutları, hüzünleri, algıları, açmazları, savaşımları… Doğa da her zaman önemsediğim bir şiir malzemesidir. Çiçekler, ağaçlar, kuşlar… Onları izlek, konu, anlatım olarak şiirimde kullanmayı da seviyorum. Toplumsal konulara da duyarsız kalamaz bir şair. Slogancı bir şiiri benimsemedim, benimsemiyorum da. Toplumcu, toplumcu gerçekçi, devrimci şiir yazarken de şair şiirin kendine özgü duyarlığını, açılımını, söylemini elden bırakmamalı.
Sırma Su
Sırma suya
Düşer sarışın ay
Gecenin dudağı uçuklar
Arsız göz
Diker kara bakışını
Örseler şarkımı
Kıskanır erincini
Naif yüzümün
Damarıma basan öfke
Suyumu bulandırır
Ayaklanır içimdeki
Çok ezilmiş çocuk
.
.
.
.
Şiir üzerine çok güzel değerlendirmeler yapan ve günümüz ile geçmişi kıyaslayan çok güzel inceleme yazılarınız, araştırmalarınız ve denemeleriniz var bunları bir kitap halinde yayınlamayı düşündünüz mü? Şiir dışında edebiyat alanında ne tür çalışmalar ile ilgileniyorsunuz?
Ben deneme türünde yazılar yazmayı da çok seviyorum. Gençken de değişik konuları içeren yazılarım yayınlandı dergilerde. Kitap tanıtma yazılarını seviyorum. Oldukça birikti bu tür yazılar. Bu yazıları bir kitap olarak yayınlamayı düşünmez miyim? Ancak henüz bunları yayımlayacak bir yayıneviyle buluşamadım. Belki yakın bir zamanda olabilir. Şiir dışında öykü, roman alanlarda denemelerim olmadı. Düşünmedim de. Özellikle şiir. Ama yazı yazmaktan da hoşlanıyorum.
Siz bir yazınızda “geçici bir heves, tutku insanı gerçek şair yapmaz” diyorsunuz. Hatta o yazınızda çok güzel eskiden bugüne dek taşınan şiirler ve şairlerden, unutulmayanlardan örnekler veriyorsunuz. Kalıcı eserler üretmek için şiire yeni başlayanlara neler söylemek istersiniz?
Şiire yeni başlayanların özellikle çok okumalarını öneriyorum. Salt şiir kitabı, şiire değgin kitaplar değil; araştırma, inceleme, eleştiri, deneme, roman, öykü… ne olursa bol bol okumalı genç arkadaşlar. Şiirin geçirdiği evreleri bilmeli. Divan şirini, halk şiirimizi, Cumhuriyet dönemini, Garip, İkinci yeni şairlerini gözden geçirmeli. Şiirde seçici olmalı, kolaycılığa kaçmadan doğru, tutarlı, düzeyli olma erdemini göstermeli. Kendine özgü bir yol seçmeli, özgün olmalı, kendine bir yer edinmek için düşünce yapısına uygun dergilere yazmalı. Adam gibi şiir yazmanın bilincine varmalı.
İnce Oda
.
.
.
saçları olgun bir şehrin
yanı başına kursak evimizi diyorum
odaları ince
duvarlarında heyecan resimleri
şarkıları yumuşak
uzak düşler kursak kır kokulu yatağımızda
rengi biraz Afrikalı
biraz Asyalı
Eskimolu güleç çocuklar da girse araya
biz de
nar çiçeği yanaklı çocuklar doğursak hayata
gönençli bulutlar üstümüzden geçerken…
.
.
.
sonra yeniden ince odamızda
yeni düşlere başlasak
gerçek olgular kervanı yanımızdan geçerken…
Siz TRT’den emeklisiniz. TRT-2 kanalı için “Kitap Köşesi” adlı bir program hazırlıyordunuz. Biraz bahseder misiniz? Ekran karşısında sadece yeni çıkan kitapları anlatmak, tanıtım yapmak, örnekler sunmak program için olağan. Ben de bir Televizyon kanalında çalıştığım için özellikle mutfak kısmı ve programlar için özellikle tebrik, eleştiri, öneri için gelen tepkilerin değerlendirilme kısmı harika bir şey. Bir de edebiyatın her yerde etkin olması gerektiğine inanan birisiyim. Televizyon kanalları ne kadar etkili bu konuda nasıl değerlendirirsiniz?
TRT-2’de, emekli olmadan önce yayımlanan Kitap Köşesi’ni gerçekten heyecanla, zevkle hazırlıyordum. Yayınlandığı gün bir izleyici olarak da merakla saatini bekliyordum.
Ekrandan bir sanat, edebiyat, kültür izlencesini izleyiciyle buluşturmak çok özel, çok anlamlı. Televizyonlarda sunulan bu tür izlencelerin doğru seçimlerle, hazırlayanın donanımı, yeterliği ile başarıya ulaşacağını, izleyicinin beğeneceğini biliyorum. İzlence tutarlı, düzeyli, çağdaş düşünce doğrultusunda yapılırsa, amacına ulaşır. İşin mutfağı önemli. Edebiyatın sulandırılmadan, doğru ve saygınlık ilkesinden ödün vermeden televizyon kanallarında yayınlanmasını önemsiyorum. Dili, anlatımı, seçimi, sunumu ile televizyon yayıncılığı önemli. Edebiyata katkı bu bağlamda olursa, kitlelere ulaşması açısından da yararı büyük olur. Bu tür izlencelerin edebiyat alanında yetkin isimlerle hazırlanması, sunulması, bir dolgu olarak değil, ciddi anlamda sorumlulukla sunulması gerekir diye düşünüyorum.
Her okuduğunuzda sizi çok fazla etkileyen bir şiir var mı? Ya da bir roman? Mesela en son kimin kitabını satın aldınız?
Bunu adlandırmak isteniyorum. Okuduğumda beni etkileyen şiirler olmuyor değil. Tekrar tekrar okuduğum, tat aldığım şiirler oluyor elbette. Şu günlerde roman, öykü, şiir alanında çok kitap birikti. Onları okumaya çalışıyorum. Mehmet Atilla’nın İskandil , Zeliha Akçagüner’in Sevdanın Son Durağı yeni çıkan iki romanı; ikisini de beğeniyle okuyorum. Sultan Su Esen’in Keje Maria , Seviye Merih’in Oralarda Bir Yerde adlı öykü kitaplarını da okuyorum bu arada. İlya Yayınları arasında dört kadın öykücümüz Esra Odman, Gönül Çatalcalı, Suna Güler, Buket Akkaya’nın öykü kitapları da yakınımda. Sırasıyla onları da bitirmeye çalışıyorum. Şiir kitapları da yanı başımdan eksik değil. Şu sıralar Güngör Tekçe’nin Dokunuşlar, Aziz Kemal Hızıroğlu’nun İnsan Neresi , Özcan Yalım’ın Issızlıkta , Mehmet Sarsmaz’ın toplu şiirlerinden oluşan Mehmet Sarsmaz Cumhuriyeti . Elbette Süheyla Taşçıer dostumun Payan Yayınları’ndan çıkan Yağmur Altında Sevişsek, On İki Saatlik Sevgili, Tenimin Altındaki Tanrıçalar …
Çömlekçi Kız
düşten uyandım
vurgun yemiş bir mecnunla
çölden çıktım
kille yıkadım saçlarımı
ovdum gözlerimi parlak yıldızlarla
dumanı tüten bir sevinçle sevdim toprağı
umut diledim uzun yolda kendime
elleri aşklı çömlekçi kıza güldüm
dedim ki gözlerimin derinliğine bakarak
ılık sesimle:
bana da
gül kokulu testi yap
çamuruna aşk kat
suyu serin olsun
düşüm sana yorulsun
.
.
.
On dördüncü İzmir Kitap Fuarı’nda siz de etkinliklere katılan şairlerimizden biriydiniz. Oradaki atmosferi bize anlatır mısınız? Kitap okumayan bir milletiz. Bu tür kitap fuarları amacına ulaşıyor mu?
Aslında kitap fuarları daha çok insanın kitapla buluşması, daha uygun ederlerle kitaplara sahip olması açısından önemli. Benim açımdan hem bir dostlar buluşması, hem de kitaplar içinde olma mutluluğu… Etkinlikler, söyleşiler, paneller,imza saatleri… Ancak gene popüler olan, medya tanınmışlığı, ekran ayrıcalığı kimi yazarların kitaplarına ilgiyi çekti. Bu tür kitap fuarları çok da amacına ulaşamıyor. Ekonomik kriz elbette önemli bir etken; ama okuma konusunda alışkanlığımız, geleneğimiz de yok! Devlet, yerel yönetimler, okullar, eğitilmiş aileler bu konuda daha eğitici, yönlendirici olabilirler diye düşünüyorum.
Şimdiye kadar çıkardığınız kitaplardan beni en çok etkileyen “ince oda” olmuştur. Şiirleri okuyunca birden içine sarıveren yapısı var. Kitap ismi de oldukça incelikli bir isim. “Çömlekçi Kız”, “Garibin Yerinde Garip Düşünceler” şiirlerinizin tadını hâlâ damağımda taşıyorum. Gerçi kitaplarınızın çıkış tarihine bakılırsa her birinin arasında 4-5 yıl süre var fakat bizlere yeni bir kitap müjdesi verecek misiniz? İnce Oda’dan sonra nerede ağırlayacaksınız bizi?
Sevgili Banu Kalyoncu, içtenliğinize teşekkür ederim. İnce Oda’yı ben de sevdim. Her yeni kitap bir öncekini aşsın istiyorum. Hazır bir şiir dosyam var; ancak ne zaman hayata geçer kesin bir tarih veremiyorum. Biliyorsunuz yayınevleri bu konuda çok istekli değiller. Oysa salt tecimsel amaçla çıkarılan kitapların yanında, seçenekli olarak, saygınlık bağlamında şiir kitaplarını da yayınlama konusunda özverili davranmalılar diye düşünüyorum yayınevlerinin.
İçimden hem düz yazılarımın, hem de şiirlerimin iki ayrı kitapla 2010 yılında yayınlanmasını istiyor. Zaman ne gösterecek bakalım.
GARİBİN YERİNDE GARİP DÜŞÜNCELER
fotoğraf bu
albümlerde dolaplarda kutularda
üzülür uzun bakılmazsa
sıkıntıyı sarartır
bellek de yaman
saklar eski fotoğrafları
gülümsemeler omuz dostlukları
el buluşmalarıyla
.
.
.
.
garibin yerinde
bir fotoğrafa sıkışırız
ay bizden memnun
biz hoşnutuz zamandan
deniz gömleğimize
desen desen işler sesini
belki gelecekte anar
çoluk çocuk albümde
sararmış diliyle fotoğrafın
gülümser gözlerimize
Zaman ayırıp sorularıma tüm içtenliğinizle cevap verdiğiniz için teşekkür ederim. Okuyucularınıza söylemek istedikleriniz var mı?
Ben de bu söyleşi için size teşekkür ederim. Okurlara şiirle, sanat ve edebiyatla dolu sağlıklı, esenlikli, umutlu günler diliyorum.
BanuKalyoncu
http://www.edebiyatdefteri
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
7/11/2009 · Kategori: Soylesi
düğmelerimi çözüyorsun
sonra
okşuyorsun
ağız dolusu öpüyorsun sonra
göğüslerim avuçlarında uç veriyor
sen
soluk soluğa
ben
çığlık çığlığa”
Çığlıkları yüksek şiir deryasına ve bir kadın şairimizin dizelerine hoş geldiniz. Bu ay söyleşimizi sizler için Süheyla Taşçıer ile yaptık. Şimdiye kadar üç şiir kitabı ile bizlere seslenen şair ilk kitabını 1990 yılında yayınlamış. “oniki saatlik sevgili” ile başlayan serüven, 1992’de yayınlanan “yağmur altında sevişsek” kitabı ile 2008 de “tenimin altındaki tanrıçalar” kitabıyla yola devam ediyor. Bütün kitapları Payan Yayınları tarafından 2008 yılında yeniden basılmıştır. İlgilenenler olacak benden söylemesi hazır olun! Nefeslerinizi tutacağınız çok dizeye şahit olacaksınız. Kısa cümleler içinde koca bir ömrü, dünyada yaşanan olup bitenleri ve kadınlar-erkekler dünyasında söylenemeyenleri söyleyen eşsiz bir şairin atmosferine göç edeceğiz.
“türkülerini öğret
dünyanın çocukları ile dostluğunu anlat
sarı saçlarında uçur
lacivert gözlerinde uyut
baş ucuma
şeker koymayı unutma”
Siz hayata çok erken başlamış birisiniz. 14 yaşında Rüzgarlı Sokak’la tanıştığınızı biliyoruz. Bu dönemle birlikte yepyeni bir dünyaya kapılarınız açıldı. Babanızı küçük yaşta kaybedip eve ekmek götürmek için oldukça küçük bir yaş. O dönem hakkında neler söyleyeceksiniz?
14 yaşındaki bir ergen için "yeni bir dünya" değil “karmakarışık duyguların yaşandığı dünya” demek daha doğru. Şiirin para etmediği dağıtımcıların "şiir satmaz" deyip dudak büktükleri ve yayınevlerinin de "şiir mi, sen popüler kültürden bir şeyler yazsan yahu daha iyi tutar" deyip şiir kitaplarını ellerinin tersi ile ittikleri günümüzde ben 14 yaşında kalemden para kazanıp evime ekmek götürmenin keyfini acı gülümsemeyle anıyorum...
“ben köksem
sen gövdemsin
tutunmadan
dal veremem ki
meyve hiç”
Gazeteciliği ustalardan öğrenmek ve çok küçük yaşlardan itibaren onlarla aynı havayı solumak nasıl bir duygu?
Yedeğinde bulunan bir çift gözü, görmeyene armağan etmek olsa... Ben salt gazeteciliği değil etik ve erdem kavramlarını da ustalarımdan öğrendim. Hoş o yaşta etik benin için bir mahalle adı, erdem de o mahallenin muhtarıydı. O mahallerde büyümek ve o mahallerin sayısını artırmak ve o mahallerden bir kent yaratmak. Ama bugün o mahalleler talan edilmiş... Ne etik ne erdem... Her şey satılık...
“ben
çarpı
sen
eşittir biz
sağlamayın
yanlışlarıyla
doğrularıyla
biz”
Siz bu alanda ödüller aldınız. Çok ses getiren haberler yaptınız. Mükemmel ve ayrıntıcılık genlerimize yerleşiyor ister istemez.-kadın olmanın bize kazandırdıkları- Bir dönem bazı haberleriniz yüzünden gözaltına alındınız. Hatta kişisel tanıtımınızda “Gençliğimi Ankara- İstanbul- İzmir sıkıyönetim komutanlıklarında, niye bu haberi yazdın, sorgularıyla geçirdim” diyorsunuz. O zamanlar genç ve iyi işler çıkarma peşindeydiniz. Üstelik kadınsınız… Korkmadınız mı?
Bazen korkmana da izin verilmiyor. Korkmak bir yerde teslimiyet. Başarıyı onikiden vurmak için, gölge oyunlarıyla dans etmesini bilmek gerek. Evet kadınım ama olaylara ve yaşama cinsiyet kavramlarıyla bakacak cinsten değilim.
Lise yıllarında bir yarışmada yazdığınız şiir ile ikincilik kazandınız. Bu zamanlarda mı şiir yazmaya başladınız. İlk yazdığınız şiiri hatırlıyor musunuz?
Şiir benim yaşamımda hep vardı. Abartısız 7 yaş diyeceğim. Ve 7 yaşında yazdığım şiirim birinci kitabım “Oniki Saatlik Sevgili” de yer aldı. Sadece “ilk bahar”, “ilk yaz” olarak değişti...
DÖNÜŞELİM
ilk yaz geldi
beyaz böceğim uç
al
mavi tozlarımı
şenlensin kırlar...
Yarışmada ikincilik aldığım şiirim de en ufak değişikliğe uğramadan ikinci kitabım “Yağmur Altında Sevişsek” de nefes buldu... Ama güzel ülkem nefes aldı mı?... Baktığım zaman kocaman hayır... BİR EL VAR evet şiirimin adı bir el var... Bizi böylesi aç sefil bırakan el ve kardeşi kardeşe kırdıran bir el var...
Şiirin size göre tanımı nedir?
Soyutumda ki iç savaşın dışa vurumu...
“hiç mi
hiç
aklımda yoktu sevişmek
ta ki
kuş
havalanıncaya dek”
“Oniki Saatlik Sevgili” ilk kitabınız ve “ustama” diyerek yayınlamışsınız. Ustam dediğiniz Cemal Süreya değil mi? Kitabın tanıtımında “Türkiye’de erotizmi şiirleştiren ilk kadın şair. Dünyada Sapho, Türkiye’de Danimarka burunlu Süheyla. On beş yıl sonrasının şiirini yazıyor” demiş Cemal Süreya. Bu sorumluluğu alıp yüklenmek ağır mıydı?
Ustalardan yana şanslıyım gerek şiir gerekse gazetecilik adına öğrendiklerim ustalarımdandır. Cemal Süreya’nın işçisi olmak el yordamıyla yakaladığım şansların en büyüğü olsa. Benim çocuk omuzlarıma eve ekmek götürmek düşmüş. Sonrasında şiir yakama yapışmış. Gazetecilik gibi mesleğin içinde bulunmak, şiir adına, öykü adına, roman adına ustalarla da beraber olmak demekti. Hele o dönemlerde önümde 68 kuşağı var dünyadan haberdar ve dünyanın şairleri şiirleriyle sofralarında. İşte öyle bir sofrada Süreya rüya değildi…
“önce gözlerimi öptün
sonra
gözlerinin takıldığı tüm noktaları”
Cemal Süreya “şair İstanbul’da yaşar” deyince siz 1988 yılında İstanbul’a yerleşiyorsunuz. İstanbul ne kattı size, şiirlerinize?
İstanbul doyumsuz kadın gibi libidosu her daim genç önce alıyor ve alıyor ve alıyor. Sonra imge odalarım bütün konukları ağırlıyor... Ben İstanbul’a öyle dolu ve öyle öfkeli geldim ki. Önce İstanbul beni sakinleştirmenin yollarını aradı. Buldu mu o yolları... Yazamadığım şiirlerim o yollardan çıkacak...
Neden erotik şiirler yazıyorsunuz?
Bu soru ilkokul öğretmeni mi anımsattı "Süheyla neden yaramazlık yapıyorsun"...
Yazmaktan keyif aldığınız bir ortam var mı? Sevdiğiniz bir defter, sevdiğiniz bir kalemle, boğaza bakan bir mekânda, gecenin bir yarısı, ya da öğle güneşi alnınızı yakarken gibisinden… Örnekleri çoğaltmak mümkün.
Önce parmaklarımdan kısa kara kalemlerim vardı... Sonra daktilomun tuşları oldu... Teknolojiye zor alıştım... Şiir yazmak için ne özel bir oda ne özel bir kalem... Beynim yetiyor... Biriktirdiklerim masaya oturduğum zaman balın petekten süzülmesi gibi akıyor, akıyor ve akıyor. Yeter ki yalnız olayım... Ama müziğim olmazsa olmazım... Dünyanın bütün seslerine kapalı Süheyla.
“işte güneşim
işte denizim
işte dağlarım
haydi çocuklar
evcilik oynayalım
var mısınız
denizi taşıralım”
Şiirleriniz oldukça yalın ve gündelik yaşamda bir kadınla erkeğin, isteklerine, cinsel duygularına, ayrılıklarına, aşklarına dair ne varsa kısa, öz bir o kadar içtenlikle anlatılmış. İlk kitabınız ve ikinci kitabınızda bunlar çok belirgin iken. Son çıkan “Tenimin Altındaki Tanrıçalar” kitabında, ilk kitaplardaki anlatıma daha fazla çocukluk özlemi katılmış hissettim. Acaba çok genç yaşlarda çıkardığınız kitaplardaki rüzgâr, şimdi yerini çok daha derin özlemlere mi bırakıyor?
Birinci kitabım aslında tepkinin çığlıkları erkeklerin kadınlara "biyolojik" bakış açısına tepki... Ki 12 Eylül’de yazdığım “Zam” haberinden yargılanırken kadın bedenimin parçalara ayrılması... İlk aşk ilk ihanet... Kimse de benim üstüme atmasın dünya kurulalı beri Adem ve Havva’dan kalma haller... “Tenimin Altındaki Tanrıçalar” yani son şiir kitabım salt çocukluğa inmek değil... Birilerinin erkekliğinin kabarmış olması ve dünyanın sürekli kanayan hali... Adı Dicle’ye çıkan kızların boynuna urgan geçirilmesi... Her şeyden önemlisi; gölgelerin ayak izlerini silemeyeceği ve inadına dünyayı daha güzel kılmak adına aşk... Hesapsız kitapsız aşk... Ben aşkı hiç bir zaman darağacına çektirmem... Dünya büyümez çünkü sevişmek ihaneti kabul etmiyor...
Siz çok kısa cümleler ile büyük tarifler yapabilen bir şairsiniz. Aşk’ın tarifini bana bir cümlede açıklayın desem…
Okurlarım kitapları mı alsın aşkın her halinin tarifini görsünler. Hep aşkın tarifi sorulur. Aşık adam ve aşık kadın tarifi neden sorulmaz? Bence aşık adam ve aşık kadın hali bir çizgi film kahramanı olmakla eş değer. Duvardan duvara çarpılmak yere yapışmak ve ayağa kalkmak... Aşk ölmeye izin vermiyor kıramadım sana aşkın tarifini de yaptım...
Şiir kitaplarının alınmadığı hatta korsan çılgınlığı yüzünden kitapevlerinin kan ağladığı bu dönemde, siz 3. kitabınızı çıkardınız. Nasıl gidiyor kitap satışları?
Yukarda da söylediğim gibi dağıtımcı ve kitapevlerinin şiire cüzzamlı muamelesi yapmasından ötürü bütün şiir kitapları köşelere atılmış. Ancak okur şairinin peşine düşerse kıpırdama oluyor. Dağıtımcı "zaten şiir satmıyor" diyerek 2-3 kitap gönderiyor. Ben imza günlerimde satışın ve okurla buluşmanın keyfini yaşıyorum. Özellikle Anadolu’da 300 kitap imzalıyorum. Bugüne kadar yaptığım imzalarım görkemli geçti... Şair kitabını bavuluna koyuyor Anadolu yollarına düşüyor. Aradan kitapevi ve dağıtımcıyı kaldırıp kendi kitabını satıyor... Bence şairiniz geldi diye de bağırsak fena olmaz... Kitap okumayan uyuyan bir toplumuz.
Çok iyi dersem çok büyük yalan olur. Zaten yerel seçime takıldım... Tenimin Altındaki Tanrıçalar seçim vaatlerinin kakafonisi altında kulaklarını kapatmış... Kirliliğin bitmesini bekliyor... Tanrıçalar bu pazarda en iyi biçimde ağırlanacaktır... Güneşin kraliçe edasında odalarımızda gezdiği gibi Tanrıçalar da tanrıları baştan çıkartacaktır...
“ nil çekilsin gözlerimin sürmesine
afrodizyak tütsüler yaksın tanrılar
yeryüzü insin saydamlığına
tanrıçalar tenimin altında kıpırdasın”
İnternette edebiyat ve şiir sitelerinden mutlaka görmüşsünüzdür. O kadar çok şiir yazan kişi var ki. Siz bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz? Ayrıca şiirimize kazanç gördüğünüz genç yetenekler var mı? İsim verebilir misiniz?
Yazmaktan zarar gelmez... Bazı siteler de güzel seslere rastlıyorum. Şiir adına güzel siteler de yok değil... Ama her dizin şiir de değildir... Şiire haksızlık etmeyelim. Ustam Cemal Süreya, "Ben şiir işçisiyim" derdi... Yanıt verilmiştir Cemal Süreya tarafından...
Sürekli takip ettiğiniz dergiler nelerdir?
Ah eski Broy’un ekonomik dar boğaz nedeniyle çıkamamasına çok üzülüyorum... Çok fazla dergi akıyor postadan özellikle isim veremem... Ama Anadolu’da çığlık çığlığa çıkan şiir dergilerini alkışlıyor ve ürünlerimle destek de veriyorum...
Hayranlarınızın tepkilerini siz daha iyi biliyorsunuz. İmza günleri, ya da şiir dinletilerinde karşılaştığınız manzara nasıl. Kadınlar ve erkekler olarak bir değerlendirme yapabilir misiniz?
Özellikle Anadolu’da ki kadın okurlarım daha meraklı ve daha cesur sorular soruyor ve sorguluyor... "İçimizdeki sesimiz" diyorlar kadın okurlarım. Sanki bu bir slogan. "Süheyla bizim beldeye geliyor hani şu içimizdeki sesimiz Süheyla…" Dillerinin ucuna gelip söyleyemedikleri dize olarak önlerine sunulunca güç gösterisinde bulunuyor Tanrıçalarım...
Size şiir yazmanın dışında keyif veren neler var hayatta? Şiir dışında nelerle uğraşmaktan hoşlanıyorsunuz?
Şiir yaşam biçimim... Zaten şiir yazacağım zaman bir kelimenin peşine düşüyor ve kuyumcu gibi çalışıyorum... Gece rüya görüp sabah şiir yazmıyorum... Doğa yürüyüşlerim var. Kar, yağmur, rüzgâr demeksizin. Düzenli spor yapıyorum modadır diye değil. Spor da şiirle beraber 7 yaşından beri hayatımda... Şiir masasında katılaşan vücudum haftanın iki günü buhar banyosu ve sauna ile kendine geliyor... Film izlemek tabii... Kendime film günleri yaparım... Günde 3-4 film izlerim..
Kimleri okumayı seversiniz? En son kimin kitabını okudunuz?
Bugünlerde Nıetzsche bütün şiirlerini okuyorum... Zaten baş ucu şairlerim ve yazarlarım vardır.
Her daim seyretmekten bıkmayacağım dediğiniz bir film var mıdır?
Hayatımın her döneminde beni etkileyen filmler olmuştur...
Şiir dışında edebiyatın başka bir dalıyla uğraşılarınız var mı?
Ben en zorunu seçmişim şiir…
Bu söyleşiyi biliyorsunuz Edebiyat Defteri sitesi okurları için yapıyoruz. Bizim sitemizi biliyorsunuz. Görüşlerinizi bildirirseniz sevinirim.
Sitenizle Arzu Altınçiçek aracılığı ile tanıştım. Seni tanıdım sonra Banu! Siteniz İnternet ortamında edebiyat adına alnı açık bir site...
Bana zaman ayırdığınız ve sorularıma tüm içtenliğinizle cevap verdiğiniz için çok teşekkür ediyorum.
Ben teşekkür ediyorum. Her şeyden önce zincirimi kırdın Banu. Ben internet ortamından uzaktım.
Saygımla…
BanuKalyoncu
http://www.edebiyatdefteri
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
6/11/2009 · Kategori: Soylesi
kelimelere dikkat!
her an martı çığlığı kopabilir
her an mavi bir su derin yüzüyle
taşabilir şiire “
Bu dizeleri okuyunca aynen bir zahmet şu yağmuru öldürün, her an bir cinayet çıkabilir … diyesiniz geliyor.Yağmur sırlarımı sakladığım bu dünyadaki en iyi dostum. Bu yüzden fazlaca değeri var bu dizelerin. Onca sırrımı taşıyan dostum sanırım benimle birlikte ölecektir.
Bu şiirleri okumadan önce iyice düşünmenizi dilerim. Benden söylemesi. Her an bir dizede vurulabilir, can çekişir, kanlarınızı akıtabilirsiniz… Ne kadar can yakar, ne kadar acı verir, kaç cinayete kurban edilir ya da adımızı yazdırırız birer birer dizelere, körpe aşkların birden acımasız katilleri oluruz. En sevdiğimize düşman oluruz. Gün bitip gece başladığında bir sigara, belki bir kadeh yakamoz dizginlerimizi bırakmamıza sebep olur… Şehvetin kucağında bir güzel öpücükle nefeslerimiz son bulur… Kimseler bilmiyor neler olabileceğini…
Dikkatli olun derim bu dizeleri okurken!
Henüz çok genç. 1981 Siverek doğumlu. Yaşı ile ilgili konuşurken hemen düzeltti söylediklerimi. Evet kimlikte 1981 yazıyor. Malum Urfa doğumluyum. Yaşım 25. Annem daha küçük olduğumu söyler ama ben babamın söylediğine inanırım diyor. Ben hemen kadınlık duygularımı yüceltip atlayıp soruyorum. Niye anne değil baba sözlerine inanıyorsun ki, ana yaşını anca annen bilir… Annem yılları karıştırıyor, çünkü annemin bir zaman ölçüsü yok . Bunları duyduğumda sevgim daha da artıyor ve samimi söyleşimiz yol alıp gidiyor.
“kendiyle kalması insanın
kayboluştur..
bunu çöle düşen bilir
bir de bir avuç kuma
çöl kadar şiir yazan
şair
yapay karmaşa “
Şiir diyorum. Herkese göre ayrı bir anlamı olan sonsuz deniz… Peki size göre şiirin anlamı nedir? diye soruyorum. Çok güzel bir cevapla karşılaşıyorum…
Rüzgârın rengi nedir, rüyanın tadı nedir?
Peki içtiğimiz su, kaç taşın üzerinden geçer ve kaç yaşındadır?
Bu sorularla aynı rahmin çocuğudur şiir nedir sorusu. Her dönem birkaç çerçeve yaratılmış şiire.
Ama şiir her çerçeveyi, bazen çok zor da olsa, kırabilmiş her defasında.
‘’Bir şairin böyle deli bir soruya vereceği en kolay yanıt,;
şiiridir
‘ ’özüne git rüzgarın
git gör ne de heybetsizmiş
saçlarını dağıtan karmaşa
etini sıyırmakla başla sevginin
aşkı anlatmaya
bak ne kalacak ağzında..
ıı
iyi dediğin sadece boya
kin fırçasıyla sürülmüş
uçan noktanın etrafına’’
....(sinek’ şiirinden bir bölüm)
Genelde sık sık sohbetlerde dile gelen bir konudur. “Şair olunmaz şair doğar insan ”. Kimine göre bu düşünceye olumlu yaklaşımlar sürerken, kimine göre sonradan kazanılan bir eylemde olabiliyor şiir yazmak. Herkesin kendine göre öne sürdüğü düşüncelerle pekişip gidiyor. Peki siz şiir yazmanın bir yetenek olduğunu inananlardan mısınız? Hem herkesin yazdığına şiir demek mümkün müdür?
Ben böyle bir yeteneğin her ruhun derinliğinde var olabileceğini düşünüyorum. Yeter ki bu derinliğe varmak için tüm şartları yaratsın insan.
Bunun ötesinde şiir yazmak tercihtir. Yazarız ya da yazmayız.
Biz, günahlarımızı, pişmanlıklarımızı, dengesizliklerimizi, saçmalıklarımızı, sevip de sevişemediklerimizi, sevişip de doyamadıklarımızı, acılarımızı, kusmuklarımızı, dili, içe ya da davranışa dökmenin yanında sayfaya da dökmeyi tercih etmişizdir. Bu da bizi şair yapıyor, ya da olmaya çalışan...
Ayrıca herkes şiir yazdığına inanma özgürlüğüne sahiptir. Herkes istediğini okuma özgürlüğüne...
Bu cevabın üzerine size kimleri okumayı seversiniz desem…
Bu güzel bir soru.
Bir görevi yerine getirmek adına, ya da birileri ’okudun mu?’ diye sorduğu zaman, sırf ‘evet okudum’ diyebilmek için okuduğum şairler var.
Bir de sahiden severek okuduklarım var.
Mesela; Edip Cansever.
Ben Edip’i ruhumun her halinde okuyabiliyorum. Çünkü Edip’in şiiri su gibi. Girdiği ruhun şeklini alıyor. Sinirliysem sinirleniyor. Gülüyorsam gülüyor. Yanıyorsam yanıyor…
Heyecanla başka isimler öğrenmek istiyorum. Okuduğu şairi tanıyıp kendiyle öz tutmayı iyi bilen ve okuduğunu tanımlayıp, içindeki öz’e ulaşıp onu anlatabilen dikkatli bir okur var karşımda. - hınzırca gülüyorum ama o beni göremiyor maalesef -
Sonra Murathan Mungan,Küçük İskender, İbrahim Halil Baran, Müslüm Yücel.
Bu liste uzayabilir. Ama bir parantez açıp hemen kapatmak istiyorum; CHAOTİCA, VARIŞLI
İlk saydığı isimleri biliyoruz. Fakat son saydığı ve büyük harflerle yazmayı tercih ettiği bizden diyeceğim - umarım kızmazlar – isimler ki gerçekten değerlidir. Her an ulaşabileceğimiz ve bizimle aynı havayı soluyan değerli kalemlerimizdendir. Sakınıyorum sözcüklerimi belki sadece şiirlerinden bildiğim, zaman içerisinde tanıyacağım güzel bir şair arkadaşım. Ama biraz çekingenlik söyleşinin başından beri var. Küle varmak için, sağ elini yakan bir şair var karşımda… Kitlenip kaldım çoğu zaman.
“ a çok mu duygusalım?
nazında mı yine deliliğim?
…
ah evet deliyim
ah evet zır şiir
ama geçmiyor ki hayat
hep böyle şiirle”
Ah evet hatırlıyorum. O sessizliklerimin çoğaldığı bir an da hem de öyle narin bir edayla, öfkesini kusan dizelerine yatırmıştınız beni. Sonra ulaşılmaz bir şairin korkunç çığlıklarını yakında buldum. İşte budur dediğim çok dizeye imzamı attım. Ben şiirin yaşamımızın karşılığı olduğunu söylüyorum her defasında. Her şiirde insan kendi hayatını yatırır, doğrar, keser, sever, öldürür, sevişir, düşünür, tartışır, yola çıkar, oradan döner ya da dönmez… Her insanı şiire iten nedenler vardır. Her birimiz sorsak kendimize bir cevap buluruz mutlaka Peki sizi şiir yazmaya iten sebepler nelerdir?
Bu soruya vereceğim cevapta samimi olmak biraz yakışıksız kaçabilir. Ama ben yine de samimi olayım.
Ben daha on dört yaşımda bir çetenin lideriydim. Acımasız ve korkunç kompleksliydim.
Benden yaşça ve fizikçe büyük olan insanlara kafa tutmak zevk verirdi bana.
Her gün tipini beğenmediğim, gıcığıma giden birilerini dövmeden, dövdürtmeden rahat etmezdim.
Korkunç egolarım vardı.(hala da var)
Bir gün yaşadığım hayatın beni tamamlamadığını, kendimi adam döverek, haraç alarak tatmin etmenin hitler olmakla aynı şey olduğunu anladım. Şarkı söylemeye başladım. Sonra kendi şarkılarımı uydurmaya…
Bu şarkıları kaleme almam gerekiyordu. Çizgisiz bir defter, mavi bir kalem.
Sonra bence bir kanser türü olan sevgili Murathan’la (mungan) tanıştım..
Benden ruhça ve kalemce büyük olan Murathan’ı aşma çabası, benden yaşça ve fizikçe büyük olan insanları devirme çabasının yerini aldı.
Şarkıcı olmak için uğraşabilirdim. Olurdum da sanırım.
Ya da bir soyguncu çetesinin lideri. Ya da bir kabadayı. Ama ben şiir yazmayı tercih ettim.
“ diğerinin aynısı
başka bir gece
bu da yarın ki gibi olacak
biliyorsun
perdeler tam sır
ve düşler…
…
yine bir ölümle
hazır mısın rahminden
bir şiir daha düşürmeye?”
Takip ettiğiniz şiir ya da edebiyat dergileri var mı?
Düzenli takip ettiğim hiç bir dergi yok. Bu yerleşik bir hayatım olmadığından kaynaklanıyor.
Bugün Konya’dayım. Ama dün Urfa’daydım. Geçen hafta İstanbul’da.
İnternette şiir yayınlamak mı yoksa dergilerde yayınlamak mı daha iyi?
İkisi arasındaki durumu değerlendir misiniz?
Bu çok tartışmalı bir değerlendirme olabilir.
Birçok isim yapmış şairlerin internette şiir yayımlamanın şiirin düzeyini alçalttığını söylediklerine şahit oldum. Bu doğru olabilir. Az da olsa doğruluk payı vardır. Ama şöyle de düşünmek gerekiyor. Sanalda yayımlanan şiirlerin ne kadarını yayınlayabilir dergiler. Böyle bir olanakları var mıdır? Bırakın ’kötü’ diye tanımladıklarımızı, iyi olan şiirleri bile yayımlamıyor dergiler. Ya bunları ciddiden değerlendirme olanakları olmuyor, ya da bu bazılarının büyüklüğüne sakıncalı bulup yayımlamıyorlar.
Sanal olmasaydı bugün bu sitedekilerin yüzde 99’u Ömer Faruk Hatipoğlu şiiriyle tanışmamış olacaktı. Ki bence bu şiir adına bir kayıp olurdu.
Bunu da başka bir şekilde gelecek eleştirilere cevap olsun diye ekleyeyim.
İnsanlar kahve köşelerinde okeye döneceğine, gelip burada şiir yazmaya çalışsınlar. Sanal bu insanları kucaklayabiliyor. Bu insanların çoğu zamanla, bu kucakta hatırı sayılır bir şair olmak için okumak zorunda olduklarının farkına varıyor.
Hiç kuşkum yok sanal, bu ülkede dergilerin, gazetelerin, kitapların yapmadığını yapıyor. Okuyucu kazandırıyor şiire… Sanalı eleştiren şairler, sanala birçok şey borçlu olduklarının farkına varmalılar.
“ bir saatliğine dışarı çıkıyorum
döndüğümde ölmüş olunuz lütfen
sahip olduğum her şeyi
kendinizle götürmüş olun
bulabilirseniz
kendinizi bulabilirseniz
kendinizle götürün
bir şey bırakmayın kendinizden
siz sandığım her şeyden…”
“ Ölünüz Lütfen ” Lokman Kurucu’nun ilk kitabı. Lokman Kurucu’ya söyleşi teklifi gönderdiğimde hiçbir yerde kitabı bulamadığımdan ve nerede bulurum sorusuna karşılık, adresime postalaması ile kucaklaştım. Kitabı elime aldığımda ne yalan söyleyeyim, kitabın ismine içindeki şiirlere ne kadar yakın bulduysam bile kendimi, yayınevi beni şaşırtmadı. Gündüz Yayınevi tarafından basılmış bir şiir kitabı. Her yerde kendi isimlerini ve tüm reklamını şairin adından daha fazla yere sığdırmayı başarmış. Hani şiir kitabı okumayan sadece internette şiir okuyan biri olsam yutucam yapılanları ama yutkunabildim sadece. Şiir emektir. Emeğe saygı bu kitabın neresinde anlayamadım. İlk sayfayı açıyorsunuz, Şairin adı ve kitabın adının kapladığı alan kadar yayınevi adresi, web sitesi var… Onu bırakıp arka sayfaya geçiyorum, yayınevinin neredeyse tüm iletişim adresleri şubeleri yazılmış. Sayfayı yine kendilerine tayin etmişler. Yine en son sayfada satın alınabilecek adresler posta çekleri vs. Büyük, kalın harflerle yazılmış.
Bir şaire yakışmayacak bir tutum sergilenmiş. Bir ticarethane yaptığı işin memnuniyeti kadar müşteri bulur. İş ne kadar pürüzsüz, temiz ve takdir görülecek kadar titiz hazırlanırsa tercih sebebidir. Bu nedenle şair benim bu söylediklerime sanırım kızmayacaktır. Çok üzüldüm bu duruma, bu yüzden tüm eleştirim. Sayfa yapısı ve düzeninden bahsetmeyeceğim çünkü Ali Gündüz kitabın editörlüğünü kendisi yapmış…
Yazık… Allahtan şiirler bizim zihnimize kazıdıklarımız…
Kitap üstüne konuşalım diyorum Lokman Kurucu’ya… Daha çok yeni. Temmuz 2008 tarihi taşıyor. Beklentilerinize cevap verdi mi?
Bugün baba şairlerin bile satılmıyor kitapları. Hep raflarda kalıyor.
O baba şairlerde bundan şikâyetçi oluyor. Lakin şairlik hayatın merkezine alınması gereken bir meslek, bu hep unutuluyor.
Yani bir yandan beyaz eşya satıcısı iken, bir yandan da şiir kitaplarının herkes tarafından okunmasını bekleyemezsin. Bu şiire nankörlük olur.
Bakın piyasadaki şarkıcılara.
Bu eleştirdiğimiz insanlar en kötü sözlerle yazılmış şarkıların savaşımını bile verebiliyorlar. Peki kaç şair, kendi kitabının savaşımını verebiliyor bu ülkede?
Ben kitap bastım, sonra her şeyi yayınevine bıraktım. Onlar hem kitabın tanıtımını yapacak hem dağıtacak, her türlü çabayı onlar sarf edecek. Ne zorları var ki?
Bütün bunları yapması gereken benim. Bu savaşımı ben vermeliyim. Veremiyorsam şikâyetçi olmak gibi bir hakkım yok.
“ ben değil
sen dayadın başını göğsüme
sen dinledin kalbimin
yıllanmış yalnızlığının sesini
sen öptün
sen tattın
sen dinledin
sonrada artıklarına baka-baka gittin”
Şiir yarışmalarına katılıyor musunuz? Ya da şiirlere ödül verilmeyi nasıl değerlendiriyorsunuz?
Henüz kaybetmeyi hazmedecek kadar olgun değilim. Ama, her ne kadar verilen ödüllerin çoğunun kafa kol ilişkisiyle alakalı olduğuna inansam da, yarışmayı kazanan gençleri şanslı buluyorum.
Kazanmak, dosyalarının kitap olarak yayımlanmasına, ya da basılı olan kitaplarının belli çevreler tarafından tanınmasına ön ayak oluyor.
Benim çok merak ettiğim bir şey var. Şiir yazanlarda en çok merak ettiğim bir durum hatta.
Şiir yazmanızın bir zamanı var mı? Yani istediğiniz zaman bir şeyler yazmak mümkün oluyor mu?
Belirli bir zaman tercihiniz var mı gün içinde, gece, gündüz, gece yarısı, sabahın körü…
Bu kişiye göre değişir diye düşünüyorum.
İstediği zaman şiir yazan ağır işçi şairler var tanıdıklarım arasında. Yeter ki eline kalem alsınlar, her ortamda her şekilde yazabilirler… Ama ben istediğim zaman yazamıyorum.
Ben daha çok, hatta çok çok öfkeli olduğum zamanlarda yazıyorum.
E tabi ne zaman öfkeye tutulacağımı kestiremiyorum önceden.
Yani her an yazabilirim şiiri.
“ kaç şiirde kayboldum
kaç aynadan ay diledim yüzüme
sende bıraktığım çocuk
bakışlarını benden
çektiğinden beri
her yer karanlık”
Özel bir tercih var mı? İlla defterime yazarım, yeşil kalemim olmalı ya da başka bir şey…
Kesinlikle yok öyle bir tercihim. Sevişirken telefona yazdığım şiirlerim var benim.
“ burası uçurumun dibi
bilir misiniz dibi tepesine aşık uçurumları
burası kısa sevinçler
kısa aydınlıklar uğruna girilen uzun kâbus,
kâbuslarınız var mı sizinde?”
Sevdiğinizle beraber olduğun, aşk yaşadığınız zaman mı? Yoksa ayrıldığınız da mı daha çok yazdığın oluyor?
Aşk ayrılığın yanında hep cüce kaldı bende.
Bu benden kendi aşkına karşılık bulamayan insanların bedduası sanırım.
Bu beddua şiire çok yarıyor.
Lakin ben yoruldum. Kendimi sevmeye başladım yani.
Buna ne kadar dayanacaksınız diyorum… Ben buna bir ömür dayanabilirim.
Bu hal bende pek de korkunç bir boşluk yaratmaz diye cevaplıyor… Aşk tutunduğumuz en güzel dal bu hayat ağacında. Özlemlerimizi, sevgimizi, huysuzluklarımızı, nazımızı, öfkemizi, kıskançlıklarımızı sarıp sarmaladığımız bir tutanak oluyor çoğu zaman.
Sizi en çok etkileyen film hangisidir?
1960’larda 4 erkek çocuk, şaka yapalım derken, yaşlı bir adamın feci şekilde yaralanmasına neden olurlar. New York’taki Wilkenson Center’da 1 yıla yakın hapsolan bu 4 arkadaş, buradaki gardiyanların kötü muamelesine maruz kalır. Burada dayak yiyen, onurları zedelenen , bazı gardiyanlar tarafından cinsel istismara uğrayan bu 4 arkadaş 13 yıl aradan sonra, Wilkenson Center ve gardiyanlarından intikam alma fırsatını yakalar.
’’KARDEŞ GİBİYDİLER’’.Herkese tavsiye ederim.
“sana bir gül ölüsüyle gelemedim sevgilim
affet ya da öl
özlemin ölmenden
bin kez beterdir zaten”
En çok ağladığınız şarkı hangisi?
Önünde ağladığım bir çok şarkı var.Ama ’en çok’ Çelik Erişçi’ nin şarkıları önünde ağlamışımdır.
Bu beni tanıyan insanlar için çok şaşırtıcı olabilir.
Çok dinledim Çelik’i, ama eski Çelik’i.
Eski şarkıları arasında en çok ağladığım şarkı; SEVDAN GÖZÜMÜN BEBEĞİ
Sonrasında İlhan İrem’in şarkıları var.
Bu liste de uzar. Ama CİWAH HACO, Ahmet Aslan ve Şiwan Perwer’i de ekleyelim lütfen.
“bir zahmet şu yağmuru öldürün
yoksa şu şiir
yıkıp sıra-sıra kentleri
İstanbul’a uzayabilir
cinayet çıkabilir…”
Çok sevdiğiniz, kendinizi çok iyi hissettiğiniz bir şehir ya da mekân var mı?
Kendimi en çok İçerenköy’de iyi hissediyorum.
Ben hep Edip Cansever’in Ruhi Bey’ini aramışımdır İçerenköy’de.
Her gidişimde Ruhi Bey’i mırıldanmışımdır oradaki sokaklara.
Şiir dışında edebiyatın başka türleri ile de ilgileniyor musunuz?
Elbette. Edebiyatın her türünde ürünler verme hayalindeyim.
Öykü, deneme, roman.
Yeni bir proje var mı?
l
Kaçakçılık ile ilgili bir kitap yazmayı heves ediyorum.
Yazabilir miyim bilmiyorum, çalışacağım.
Dünyada her geçen gün sesini duyuran silah sesleri için ne diyeceksiniz?
Bu seslerin nedeni ortada. Bunu herkes görüyor. Bu konuda yapılacak tek şeyin ne olduğunu mırıldanıyor kendine, artık herkes.
Bundan kaç yüz yıl önce bir Amerikan Devleti kuruluyor. Sonra bu devlet bir ordu kuruyor. Bu kurduğu devlet, başka bir devlet olan Irak Devletine saldırıyor. Milyonlarca insan ölüyor.
O devlet kurulmasaydı bugün milyonlarca insan ölmemiş olacaktı.
"genç yaşta ölmek" diyorum sadece ve cevap o hızla hazır.
Kazım öldüğünde çok ağlamıştık.
“ben bir saatten geri döndüm bayım
neden buradasınız hala
neden bütün erkekliğinizle hem
koca ellerinizle
bağıran düşlerinizle
meyhane kokan tükürüğünüzle
karşımdasınız hala”
Aynı şehirde olamadığımız için söyleşileri internet üzerinden yapıp uzun süreli karşılıklı paslaşmalar ile tamamlayabiliyoruz. Bu zorlukları benimle birlikte yaşamaya itirazı olmayan şair dostlarıma öncelikle koca bir teşekkürü borç biliyorum. Sıkılmadım bu söyleşiden de.
Birçok konudan bahsettik. Aşktan, sevgiden, nefretten, ölümden, şarkılardan, filmlerden, sevdiğimiz isimlerden, mekânlardan, şehirlerden… Ama hepsini buraya almamız çok zor. Fakat yayınevine rağmen şiirlerini hâlâ okumadıysanız bir “kurucu” profilini gezmenizi dilerim. Sitemizin gözde şairlerinden biri olduğunu sizde göreceksiniz. Dizelerinde ölüp ölüp dirilmeye var mısınız?
Uzun soluklu, çok güzel bir ömür diliyorum Lokman Kurucu. Keyif aldım. Umarım dostlarımızda keyifli bir söyleşi okumuşlardır. Kurucu şiiriyle ayrılıyorum…
şeytanın kahpe köpeği
(ademin göbeğinde,ademe edilmiş
en büyük küfürdür o)
ademin göbeğinde şeytanın kahpe köpeği
düşsem de hacmine ah
düşürse de senin de sebebin korku
varsın cani desinler ne çıkar
ağlatsam kitaplar dağlar duvarlar önünde
dişlesem ah otuz iki diş
kandan çektiğin beyaz tenini
kezzap olsam aksam o
on binlerin uykusuzluğu
ve mavilerin ve yeşillerin ırzından
tanrının karasından yaptığın
şimdine
geleceğine
sabun olmuş ceddinin tarihine
varsın yanlış desinler ne çıkar
ne çıkar buharından
gazze’nin kangren olmuş
ahından başka
Saygımla…
BanuKalyoncu
http://www.edebiyatdefteri
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
5/11/2009 · Kategori: Soylesi
"Ben
İstanbul’un
İstanbul, Boğaz’ın sırtında.
Bir kızıllık çekip alıyor gözbebeklerimi
Akşam
Gündüz ile öpüşüyor
Güneş
Denize düşen yarım karpuz
Denizde kor, suda güneş
Su da
Buz mu buz."
Dikene inat gülü sevmedim lafını asla duyamayacağımız bir şair Ahmet Erdem. Onunla rahatlıkla uzun uzadıya saatlerce sohbet edebilirsiniz. Konu her şey olabilir. Kişileri incitmeden, kimseyi üzmeden, kişi ayırt etmeksizin olduğu gibi kabul ederek karşısındakini, çocukla çocuk, büyükle büyük olabilecek kadar geniş bir yüreğe sahip. Sakin, sabırlı, duyarlı yapısı ile dikkat çeken bir yanı var. Hayatın yükünü sırtlanmış ve onu hiç üşenmeden taşıyan, yoruldum demeyen bir emekçi. Şiir diyorum bana şöyle sesleniyor; sanatların en asilidir, öyle ki beni en iyi tanıyan şey yine şiirdir ve ben şiiri tarif ederken; "içimi tersyüz eden asi, beni ele veren köstebek" diye tarif ederim. Ben şiirin insanın maskelerden arınıp kendi olabildiği, olağanüstü zaman dilimi olarak görmekteyim.
“Kışa inat
yeşil mayalanırdı
gözlerimdeki derinlikte.
Avuçlarım bahtiyar
dünden hatıra kalan
serçe yüreğini okşamaktan.
Dudaklarım,
ayrılık arifesindeki
emanet öpüşten sarhoş hâlâ.”
Bir şairden bahsediyoruz. Akşamın alacasında, sabahın ilk ışığında eline aldığı bir parça kâğıda dalga geçer gibi, hayata gülümser gibi, gidenlere ağlar gibi, ayrılıklara küfreder gibi, aşka susar gibi, yalnızlığına dokunur gibi, birkaç satır, birkaç dize illaki yazar. Şiir yazmanın zamanı var mıdır desem şair olağanüstü zamandan bahsedecektir ve diyecektir ki; “olağanüstü zamandaki kastım, şiir yazarken insanların boyut değiştirdiğini, aynadaki dokunulmayan ama gerçek görüntü gibi yazarı daha derinden izleme anı olarak düşünüyorum”
“Ödünç alınan
Bahar yaşadığım
Dışarıdaki zemheriye inat
İçimdeki ateşi körükler rüzgar…”
İMGESİ-NEM kitabından seçiyorum ara dizeleri. Bir şairi anlamak için şiirleri arasında dolaşmak lâzım. 2006 yılında İm-Sanat Yayınları tarafından TSY Başkanı Sayın Enver Ercan’ın katkıları ile çıkartılmış bir şiir kitabı. Şair diyor ki; 48 yaşındayım ve 30 yıl öncesine kadar hayal bile edemeyeceğim güzellikte bir kitap olduğunu düşünüyorum. Beni onore eden bir kitap. Bunu söylemekten kastının kitabı elinize aldığınızda gerek kapaktaki fotoğraflar, gerek dizaynı, gerek kâğıt kalitesi fark ediliyor. Bunlar kitap çıkartırken önemli unsurlar. 48 yaşında Ahmet Erdem şiir yazmaya 12 yaşında başlamış. 2. Cumhurbaşkanımız İnönü’nün 1973 Aralık ayında ölümü üzerine ilk şiirimi yazdığımda ortaokul 1.sınıfa gidiyordum diyor. Yıllardır şiire yaslanarak ilerleyen adımlarıyla, yaşadıklarını, dostlarını, geçmişi unutmamasıyla hazinesini geniş tutan biri. Şiirlerinde anlatmaktan, dinletmekten çok düşündürmeyi seven bir tarafı var. İçindeki şiirlere gelince buna elbette ki okuyucu karar verecek ancak aradan üç yıl geçti ve bu gelişmekte olan bir şair için çok uzun bir süreç. Şimdi olsa aynı şiirleri kitaba koysam bile mutlaka değiştireceğim hatta hiç koymayacağım dizelerde olduğunu ifade etmeden geçemeyeceğim. Yine de erken çıkardım diye düşünmüyorum, aksine iyi ki çıkardım dediğim bir kitap benim için.
“Arala
bir kez daha arala gözlerini
kiraz ayında, çağla rengi dudakların
saçların bugün daha yumuşak,
boğazındaki şu hırıltı
beni ürkütüyor Anne!..”
Hayatın içinden her dize beni etkilemiştir. Onca gerçeğin içinden cımbızla çekilmeyecek kadar açık seçiktir şiir. Ama okurken öyle böyle değil dağıtan, oradan oraya savuran, çekimine kapılıp paramparça kaldığınız yerler olacaktır, sancısını yüreğinizde hissedip dalıp dalıp gitmeyen yoktur sanıyorum. Dikkat ederseniz benim şiirlerim gürül gürül akan şiirler değildir, bir kaç adımdan sonra durup düşündüren ve tekrar yürümeye başlatan şiirlerdir diyor şair. Ben de diyorum ki. Şiirler o kadar güzel tarif ediyor ki kendini, aslında kitabın sayfalarında dolaşırken anlıyorsunuz. Hiç beklemediğiniz an’da tüm korkular tanıdık, yalnızlık bize yabancı, annemiz nefes kadar yakın, o çocukluğumuzdaki düş hepsi ele geçirilmiş tutsak gibi… Sarılıp kalıyorsunuz. Çıkmak istemeyi kim ister ki konumuz şiir olunca. Tanık oluyorsunuz sonra birdenbire hayatına. Çünkü “Şiir yolculuğunda beslendiğim yer beni ben yapan en büyük etkendir” diyor.
“Çocuk aklımla
Sorgular bulur
İçten içe gülerdim
Her namaz sonrası
Dilinde şahadet
Başucunda Kur’an okunarak
Ölümü yatakta isteyen
Anneme.”
Tokat’ın Reşadiye’sine bağlı Nebişeyh köyünde 8 yaşında yetim kaldığımda benden üç büyük üç tanede küçük olmak üzere 7 kardeştik. 1949 yılında yapılan ilkokulumuzdan 1976 yılında ortaokul mezunu olan 4 kişiyim. 27 yılda sadece üç tane ortaokul mezunu veren bir köy düşündüğünüzde ne kadar geri kalmış bir köy olduğunu daha iyi anlayabiliriz. Köyümde ilk kravat takanlardan biriyim
Köyümde türkü dışında müzik dinleyen ilk kişilerden biriyim. Sadece ortaokulu değil tabiri caizse biz rençber olmaya mahkûm değiliz diyenlerden biriyim. Hayatım kendi köyüme örnek kişi olma telaşında geçti, bir değişikliği ilk uygulayan kişi olmak geri kalmış toplumlarda çok zordur ve ben bu zorlu yolda budanmaya, engellenmeye, çelmelenmeye çalışıldıkça kendi kişiliğimi geliştirdim.
Birçokları için sıradan olan bu çaba benim şartlarımdaki biri için çok zordu, herkes yaşının gereğini yaşarken ben özelde ailemi daha refah seviyesi yüksek bir duruma nasıl getirmenin uğraşının yanı sıra, köyümün geri kalmışlığının kabuğunu kırmaya uğraşıyorum. Ne mutlu ki bütün hedeflerim gerçekleşti ve şimdi benim köyüm belde statüsünde ve şimdiki çocuklarında ailelerinin de ilk hedefi üniversiteyi kazanmak. Bunları sağlarken yaşımın gereği hiçbir şeyi yeterince yaşayamadım, şiiri de ihmal ettim ve o günlerden içimde ukde kalan çocukluğu, gençliği, coşkuyu, aşkı ve en çokta aşka aşık olma hali benim şiir yolculuğumda beslendiğim en büyük alanlar oldu.
Kısaca şairlerin acılardan ve yokluktan beslendiğini, bunun en belirgin örneğinin de bende şekillendiğini ifade edebilirim.
“Yanlış anlaşılır Nil
Kalleş dillerin ucunda!..
Canlı biriyle özdeşleştirilmesi
Anlatışımın naçarlığından
Ve yetersizliğinden imgelerimin…
İçimi acıtır, incitir gururumu
Habersiz söylenenler NİL…”
Şiirde imge. Başlıbaşına ele alınacak bir konu. Üstesinden gelebilmeye başladığımız ve sıkça şiirlerimizi, dizelerimizi süslediğimiz imge. Ahmet Erdem’e soruyorum. Yenilikçi şiirlere bakarsak artık hepten imge var ve birçoğuna göre anlaşılmaz, birçoğuna göre gereksiz. Değerlendirmelerde ise “ bilinmezliklere neden kucak açıyoruz”, “bize bulmaca çözdürmesinler açık olsunlar” diyen benim bildiğim onlarca kişi var. Hem ayrıca şiir manadan uzaklaşıyor mu? Bu konuda bize neler söyleyeceksiniz dedim. Hiç tereddütsüz açık ve net, çok yerinde bir cevap geldi.
İmge bir şiir için mana ve sesten sonraki en önemli şey diye düşünüyorum, Şiirimsi dizeleri herkes yazabilir, imgeyle şiiri zenginleştirmedikçe şiir sığlıktan kurtulamaz. Zaten şair açıklayan değil söyleyip geçen olduğuna göre, imge burada daha da önem kazanıyor. Çünkü imge her okuyucuya algısına göre bakış açısı sunmasını sağlıyor ki, bu da şiiri zenginleştiriyor demektir. İşte şiiri şiirimsi dizelerden ayrı kılan imgedir.
Bir de yenilikçi şairlerin şiiri manadan uzaklaştırdıklarına dair öngörüye cevap vermek isterim ki bu kesinlikle doğru değildir. Nasıl ki doktorların, arkeologların ya da diğer mesleklerin kendi arasında kullanılan ve ancak o konuyu bilenlerin anlayabildiği dil varsa şiirinde bir üst dili vardır. Bu kısaca şu demek: imgelerle ya da soyut ifadelerle zenginleşen içeriği, her okuyucu bilgisi ve algısı dahilinde alacaktır, şiir dili yetersiz olanlar bu zenginliği fark edemeyecek hatta manasızlık olarak değerlendirecek. Ki bu doğru bir yaklaşım değildir.
“Bir aşka tek şiir yazılır da
Bir şiir birçok aşkı anlatılır
Vuslat yaşanmadıkça
Tamamlayamaz şair.
Tamamlanmışsa şiir
Ya kendi ölmüştür
Ya da aşkı bitmiştir şairin
Bu yüzden yarımdır
Benim şiirim…”
Edebiyatın şiir alanında eserler vermeye devam eden Ahmet Erdem kendini bu konuda şöyle açıklıyor; öykü dinletilerine katılıyorum ama şiirin büyüleyiciliğini bulamadığım için bir öyküyü dinlerken bile, bunu bir şair nasıl anlatırdı diye düşünürken buluyorum kendimi. Kısaca öykü ve denemelerimde var ama şiir benim için en çok kendim olduğum an ve o anı doya doya yaşamak istediğim için diğer edebiyat dallarına yoğunlaşamıyorum…
“Yaz, yirmi iki Kasım’ı
Yıldızlara ve göğe
Deliydim, kirliydim
Kar yağdı da temizlendim
Oku, yazılmamış
Sendeki kitabı oku
Gözlerini keşfettik hayatın
Mucidi biziz zamanı durdurmanın
Emsali var mı
Mesafeyi yok saymanın?”
Önceleri “ durdurun bu dünyayı güneşi öpeceğim ” şiiri üzerine çok takılı kalmıştım. Dünyaya çelme takmayı sevdiğimden belki, sıcacık içten ve bir çocuk kadar yaramaz bir anlatım gibi geldi bana. “ Kokumu kokunla aşıla” demek ne güzeldir. İstanbul semalarında sevdiğinin yüzünü görmek sonra… Şair 2003 yılında Sabit İnce Edebiyat Ödülüne layık bulundu. Kendi dilinden anlatsın istiyorum. Evet, Sabit İnce Hocayı tanımıyordum, ismini duymuştum ama Antalya’da Güllük Dergisinin düzenlediği bir etkinlik vardı o yıl, daha sonra bu etkinlik geleneksel oldu. 2003 yılında ben de davetli olarak katılmıştım, katılan şairlerin birer şiiri Antalyalıların yoğun olarak yaşadığı birkaç yerde sergileniyordu. “ Güneşi Öpeceğim” şiirine “Sabit İnce Edebiyat Ödülü” verildiğini orada duydum ve ödülümü de şair Sabit İncenin elinden aldım. Sanırım Güneşi Öpen ilk şair olduğum için verildi.
“Busenle göz gözeyim İstanbul semalarında
Uzanıp öpeceğim güneşi, durdurun şu dünyayı”
Kitabı alıp okuyanlar varsa farkına varmışlardır. Tarih yanında bir kısmında İstanbul, bir kısmında da Avrasya yazıyor. Neden böyle dediğimde İstanbul yazdığım şiirler, dışarıda yazdığım şiirlerdir yani açık mekanlarda, Avrasya yazdığım şiirler ise dört duvar arasında yazdığım şiirledir. Çünkü bakarsan sadece gözlerinin gördüğü yeri anlatırsın ama düşünürsen hayal ettiğin yeri, dolayısı ile düşünmek bakmaktan,izlemekten daha kucaklayıcıdır sonucu çıkar . Dışarıda her birinin özü olmak varken ve dokunabilmek, gerçeğini yakalamak varken dört duvar hapsi ile dışarısı arasındaki fark yadırganmayacak kadar önemli aslında. Çoğu zaman kendimizi kapatıp özellikle internette yaptığımız edebiyat kadar tanıtabiliyoruz. Ya da sanal yoldan şiirler yayınlayıp ayaklarımızın üstünde durmaya çalışıyoruz. Şaire sordum bu teknoloji nereye gidiyor edebiyat alanında.
Birçokları tarafından hakir görülen ve şiir çöplüğü olarak lanse edilen antoloji, sevgiküpü ve edebiyat defteri gibi sitelerin şiiri gerçek manada sevenler için bir şans olduğunu düşünmekteyim,
Tek kaçınılması gereken şey internete kapanıp kalmak ve yazılı edebiyatımızı ihmal etmektir ki ben hem burada kendimi ifada ederken Varlık, Yasak Meyve, Şair Çıkmazı, Hayal Dergisi ve Alaz gibi ciddi dergileri sürekli takip ediyorum.
Kısaca beslendiğim alanları, başta Yunus Emre ve Karacaoğlan olmak üzere Nazım Hikmet, Ahmet Haşim, Necip Fazıl Kısakürek, Cahit Külebi gibi edebiyatımız çınarların yanı sıra, yaşayan ikinci yeniciler de, takip ettiğim edebiyatçılar kooperatifi, şair çıkmazı, İm-Sanat Kültür ve Edebiyat Derneği beslendiğim kaynaklardır.
Bu yolculukta beni eleştiri ve teşvikleri ile destekleyen Dr. Asım Yapıcı, Oğuzkan Bölükbaşı, Mim Kemal Ertuğrul, Emine Ömer, Osman Velioğlu, İsmail Cem Doğru, Ayşenur Yazıcı, Ayşe Keskin, Naime Erlaçin ve bana güvenerek onurlandıran Cengiz Ekrem Teymur ’un azımsanmayacak kadar büyük emekleri olduğunu ifade etmeden geçemem.
İnternette olmanın kitaba bir katkısı var mı? Yani edebiyat sitelerinde bulunmak, etkinlikleri anında takip etmek, haberdar olmak, kendi aktivitelerini duyurmak şimdi çok daha kolay. Kitaba etkisi var mı?
Kitap hakkında Zaman Kitap, Şair Çıkmazı, Yeni Şafak, Sabah Gazetesi kitap eki, Ada Dergisinde incelemeler çıktığı halde, ne yazık ki internette edebiyat ortamındakiler netten başını kaldırıp kitap okumaya fırsat bulamadıklarından olacak fazla rağbet göstermiyorlar. Bu yalnız benim başıma gelen bir şansızlık değil. Net ortamlarının kitabın satışına bir katkısı ne yazık ki olmuyor, zaten net ortamıyla tatmin olanlar yani yazılı edebiyatı takip etmeyenlerin şairliğini geliştiremeyeceklerine dair tespitimi de her yerde ifada ediyorum. Bu konuda çok samimi olduğumun bilinmesini isterim.
Kitap çalışmalarında da bunları gözönüne almak lâzım. Çünkü çoğu zaman kitabevlerine gittiğimde hiç adını nette duymadığım isimlerle de karşılaştığım oluyor. O koku o sayfa sayfa dokundukça içimize işleyen her kelime benim için çok daha değerli. Hocalarımdan biri her defasında bana kitap tavsiye eder ve ne olur internette sanal ortamda şiir okuma, kitap okuma diye uyarır. Ben çok canım sıkılır ve yanıma kitap almamışsam e-book’lara baktığım oluyor ama çok nadir. Şairin kaygısı ile orta bir çizgide yakalıyoruz birbirimizi.
Şiir adım adım büyüyor şair için, hem öğrence hem bunu uygulamaya dökme konusunda. Her geçen gün kendini daha çok zaman ayırma, yaşamın her geçen gün farklı bir yanını tanımanın etkisi elbette var. Şiirlerin üzerinden zaman geçince bu kaygılarda olmak mümkün, hızla yerleşen bir tutku, hızla büyüyen ve her nereye bakarsak bakalım, nerede okursak okuyalım başka bir coşkusu var şiirlerin. En büyük güzelliği yazılı birer metine dönüşmesidir. Siz bunu başaran birisisiniz. Şiiri ciddiye alan ve kendini yenileyen eksiğini görebilecek kadar ve bunu açık açık söyleşimizde bahsedecek kadar büyük birisisiniz.
Yeni kitap için bir tarih var mı? En azından şimdilik bunu öğrenelim.
Hakkımdaki düşünceleriniz için teşekkür ederim, Evet zaten şiiri bir dağ olarak düşünürsek onun eteklerine yapışan tırmalayan birer tırtılız, En azından ben kendimi öyle görüyorum, Kelebek olduğumuzdaki ben. Bunun şiiri seven biri için bir ütopya olarak görüyorum. Çünkü ütopyalar aslında kavuşmama üzerine yaratılır, şiir dağının zirvesine çıkmak bir şairin kaleminin tükendiği andır. Tırtıl olarak yazım hayatım boyunca hep kozamı örmeye çalışmanın gerekliliğine inanıyorum.
Bulunduğum meslek itibari ile günlük hayatta düşündüğüm her şeyi ifade edebilmem mümkün değil. Oysa şiirlerimde imgelerimin büyük bir çoğunluğu söyleyemediklerimi üstü kapalı ifade etme çabam söz konusudur. Bunu ne kadar başarabildim bilmiyorum ama çocuklarıma onurlu bir isim bırakarak sanattan kazanımımın ben öldükten sonra daha çok hissedileceğine inanıyorum.
İkinci kitap çalışmam hazır, sadece ismi konusunda bir tereddütüm var ki onu da sanırım 2009’un mayıs ayında şiir severlerle süpriz bir şekilde paylaşacağım.
Şiir olsun, öykü olsun, roman olsun hangi edebiyat alanında olursa olsun Türkiye’de yazarak para kazanmak çok zor ve bir meslek olarak hâlâ görülmüyor nedense. Yayınlanan kitapların okunma oranlarına bakılırsa da tatmin etmiyor kimseyi yeterli değil. Eğitimliyiz kültürlüyüz diyoruz ve tüm net ortamında ahkâm kesip duruyoruz.. Sizce yayınları takip etmeden eline kitap alıp okumayan bir gençlikten gelecekteki edebiyatımızı nasıl gördüğünüzü merak ediyorum…
Bu yalnız bizim sorunumuz değil, çağımız maalesef bayramlaşmaların, yılbaşı kartlarının, düğünlerin, doğum günlerinin bile teknoloji kutlamalarla sanallaştığı bir çağ. Bu bizim olduğu kadar bütün dünyanın yitirilen değerleri, ancak biz millet olarak vur deyince öldüren bir milletiz. Gösterişi çok seven bir altyapımız var. Bu bizde daha belirgin hissediliyor. Kitap kokusunun yerini hiçbir şey tutar mı, size ters gelen yerlerin, büyüleyen, hayal kırıklığı yaratan, sizi sarsan sözcüklerin altını çizmenin zevkini almayanlar ancak ahkâm kesmekle kendi kendilerini tatmin edecekler. Gençliğin birinci sorunu okumaktan çok dil erozyonu bence, türkçemiz tarihinde hiç olmadığı kadar dejenere ediliyor ve eğitimcilerimizin, düşünürlerimizin, sosyologlarımızın bu konudaki çabası kesinlikle yetersiz. Bu kadar yabancılaşan bir gençlikten edebiyatımız adına aşırı derecede karamsarım ve bunun hiç yazılı edebiyatımızdan tutunda günlük konuşmaya, resmi yazışmalara kadar hatta ve hatta dükkan tabelalarına kadar gözden geçirilmeli diye düşünüyorum. Bunun da yolu vatandaşlık şuuru, eğitim ve aydınlanma.
Peki Türkiye’nin gidişatını nasıl buluyorsunuz?
Ben 70’li yılların ikinci yarısından sonra İstanbul Üniversitesi camiasında geçirdim. O yılları düşününce bugünler beni daha umut var ediyor. Türkiye kabuk değiştiriyor bütün kurumları ile böyle, doğrusu okuyucular katılmayabilir ama ben yarınlardan her zamankinden daha umutluyum.
Yeter ki ırkı ve dinsel farklılıkları körükleyenlere engel olalım.
“Konuşmak var şimdi
Susmalarla haykırmak gözlerinle
Hamak kurmak var
Güneşten aya
Doğar ay yüzlü çocuklar
Tutabilsek
Birer ucundan
Gökkuşağını…”
Her akşam televizyon kanallarında haberlerde istemediğimiz görüntülere şahit oluyoruz . Dünyanın dört bir yanından savaş çığlıkları duyuyoruz. Ne diyeceksiniz bu konuda?
Dünya artık eskisi kadar büyük değil. Teknoloji sayesinde dünyanın neresinde bir olumsuzluk varsa anında bütün dünyayı etkiliyor. Bu dünyanın bir bireyi olarak elbette ki olumlu ya da olumsuz etkileniyoruz ama ne yazık ki çocukluğumuzdan bu güne hep olumsuz etkilere maruz kalıyoruz. Bu kadar kanın aktığı, mazlumların ezildiği bir dünyada insan olarak mutlu olmamız da mümkün değil. Hele buna bir de şair duyarlılığı etkilenince çocuklarımıza bırakacağımız mirasın korku, gözyaşı ve sağlıksız bir gelecek bırakmak için var gücümüzle çalıştığımızda bir gerçek. İnsan olarak duyarlılığımızı yitirdiğimizi düşünüyorum.
Bu çağda özellikle bizim coğrafyamızda yaşayıp toplumsal dinamikleri harekete geçirmeye çalışmayan şairin gerçek manada şair olabildiklerini de düşünemiyorum. Şairler aynı zamanda kronolojik bir tarih yazmasalar da tarihe en etkili şerhi düşen aydınlar olduğuna inanıyorum. Suya sabuna dokunmamak bir şaire yakışan duruş değildir, şair hem suya dokunacak hem sabuna gerekirse dünyanın öbür ucunda yanan ateşi yüreğinde hissedecek hassas kişiliği gerektirir.
Daha savaşsız bir dünya, gelir dağılımın daha adil bölüşüldüğü, kültür armonisinin birbirine tahakküm değil birbirini zenginleştirdiğine inanan bir Türkiye Vatandaşı, daha çok okuyan bir Türkiye gençliği, ülkemizin topraklarında kavgasız ve renkli bir halk, çağımızın müspet ilimleri ve güzel sanatları ile donanımlı bir gençlik düşlediğimi herkesin bilmesini istiyorum.
Kaç saat sürdü bilmiyorum. Düşlerden, gerçeklerden, hayattan, kitaplardan, aşktan, sevdiğimiz şairlerden, emek harcayanlardan, beğendiğimiz şiirlerden, çocuklardan, geçmişten, uzaktan, yakından, dokunabildiğimiz, dokunamadığımız her şeyden doya doya bahsettik. Hepsini buraya sığdırmam çok zor. İmgesi-neM şiir kitabındaki sırlardan hiç bahsetmeyeceğim. Sadece iyi hissettiğim İmge-sinem şeklinde sinemize yaklaşan ve kaçmayan imgeleri bulabileceğimiz eşsiz bir kitap keyfiydi okumaya doyamadığım. Bana zaman ayırıp, bana katlanıp, hiç çekinmeden yüreğini ortaya koyan sevgili şair Ahmet Erdem’e şahsınızda çok teşekkür ediyorum.
Son sözleri kendisine bıraktım. Ardından su dökeceğim yollarına yeni kitabını kucaklayıp hemen gelsin diye .)
Dünyaya bir daha gelsem ilkokuldan itibaren edebiyatçı olmak üzere eğitimimi yönlendirmek isterdim ve özellikle çok daha genç yaşlarda şiir atölyelerini aşındırırdım. Çocuklar aslında şanslı en azından internet diye ellerinin alında büyük bir olanak var. Bütün sıkıntı ve maddi getirisi olmamasına rağmen şiirle uğraşan biri olmanın bana manevi olarak kazındırdıklarını ne söylersem söyleyeyim ifade edebileceğimi sanmıyorum, çünkü şiir benim için PANZEHİR’dir, duruştur, kişiliğin donanımlı halidir, sanatların en asilidir ve asil olmayan kişiye şair elbisesi asla yakışmaz. Umarım önce dağıtım sorunu aşılır kitaplarımız dağıtımcılar tarafından kitapçıya ulaştırılır. Sonra da kitapçılar şiir raflarını genişletirler ve daha fazla şiir kitabına yer verirler. Son olarak da net dünyasının şiir sevdalıları, kitaptan şiir okumanın o doyulmaz hazzını tadarlar.
“Hayat acıt beni, acıt ki şiire bulaşayım”
Sesimizi duyanlara selam olsun…
Saygımla.
BanuKalyoncu
http://www.edebiyatdefteri
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
1/8/2007 · Kategori: Siir
Bu gece…
Gözlerim sisli bulut
Dokunan sarmaşıklar gibi hüznüm
Çatlatır dengemi
Dökülen sıvasından kan damlar tenimin
Hadi yumdum gözlerimi
Rüyamda zambak kokan kır sabahları
Uyandır yeniden kucağında aşkın
İnanmadığım ne varsa
Bırak boşa çıksın sözüm
U t a n ı r ı m…
Gün gelir diz çökerim bu şehrin kapısında
Çıplak ayaklarıma kan oturur
Yürüdüğüm sokaklar batırır zulmünü
Sabahladığım istasyonlar ihanet eder
Kederli masallara malzeme yapar sevdamı
Hep gidenlere yaralı bir mendil sallarım
Dargınlığımı gizler avuçlarıma
A ğ l a r ı m…
2007/07/18
Banu Kalyoncu
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
« Önceki ::